İsrail’in Golan Tepeleri üzerindeki hâkimiyeti bugüne kadar ağırlıklı olarak İsrail’in bölgedeki su kaynaklarına olan ihtiyacıyla açıklanmaya çalışıldı. Fakat günümüzde ortaya çıkan yeni gelişmeler, meselenin su kaynaklarının güvenliğiyle ya da askeri güvenlikle sınırlı kalmadığını, konunun bölgesel güç projeksiyonu ve jeopolitik derinlik açısından stratejik bir anlam içerdiğini ortaya koymaktadır.
Bilindiği üzere İsrail, 1967 yılında Suriye’ye ait Golan Tepeleri’ni işgal etmiş, 1981 yılında ise tek taraflı olarak ilhak ederek kendi topraklarına katmıştır. Uluslararası hukuka aykırı bir şekilde icra edilen bu işgali ve ilhakı ABD dışında hiçbir ülke ve uluslararası örgüt bu zamana kadar tanımamıştır.
Lübnan, Suriye ve Ürdün sapağında bulunan Golan Tepeleri, İsrail’in güvenliği açısından oldukça kıymetli bir bölgedir. Zira bu bölgeyi elinde tutan güçlü bir ülke Doğu Akdeniz kıyılarından iç kesimlere kadar uzanan tüm toprakları kontrol edebilme imkanına kavuşur.
Bunun en temel nedeni, Golan bölgesinin yüksek rakımı ve hâkim konumudur. Bu coğrafi üstünlük sayesinde Golan Tepeleri’ni kontrol eden ülke, Doğu Akdeniz’den Şam’a, hatta Ürdün Vadisi’ne kadar uzanan geniş bir bölge üzerinde gözetim, erişim ve müdahale fırsatına sahip olur.
Buraya kadar yazılanlar işin en çok bilinen ve en sık tekrarlanan tarafı. İşin bir de Suriye’nin kuzeyi ile Irak’a uzanan kısmı bulunuyor. Bu bağlamda karşımıza Davut Koridoru çıkıyor.
Davut Koridoru, İsrail’in Suriye’nin güneyi üzerinden Irak’a ve daha doğuya doğru uzanan jeopolitik derinliğini artırma stratejisini tanımlamak için kullanılan bir kavramdır. Buradaki koridor ifadesi, askeri, istihbari ve jeopolitik açıdan kritik bir geçiş hattını ifade etmesinden ileri geliyor.
Koridorun başlangıç noktası işgal altındaki Golan Tepeleri, varış noktası ise teorik olarak Irak görünse de koridorun nihai hedeflerinden biri de İran’dır. Kaldı ki koridora Davut isminin verilmesi başlı başına İsrail’in niyetini büyük ölçüde açığa çıkartıyor.
Nitekim Kral Davut figürü, genellikle İsrail’in Orta Doğu üzerindeki meşruiyetini ve genişleme ideolojisini sembolize eder. Bu nedenle koridora “Davut” adı verilmesi hem teolojik bir dayanak hem de bölgesel yayılma stratejisi anlamında simgesel bir anlam taşır.
Teknik açıdan değerlendirildiğinde Davut Koridoru’nun İsrail’in klasik savunma doktrininden çıkıp Suriye, Irak ve İran’a kadar uzanan yeni bir jeopolitik oyun kurma stratejisini temsil ettiği söylenebilir.
Belli ki İsrail, Orta Doğu’yu Davut Koridoru üzerinden yeniden şekillendirmek istiyor. Bunun için olmazsa olmaz ilk adım, Suriye’nin güneyini ele geçirmektir. Bu nedenle Suriye’deki Dürzi topluluklar, bu koridorun kurulmasında stratejik bir zemin sunmaktadır.
Dolayısıyla Dürziler hem koridorun açılmasında hem de koridorun güvenliğini sağlamada kritik önemdedir. İsrail’in Dürzilerin “koruyuculuğuna” yönelmesinin en temel nedeni, onları koridorun destekçisi ve potansiyel müttefiki haline getirmek istemesidir.
Büyük İsrail Projesi için önemli bir kaldıraç
Çok iyi bilindiği ve tekrarlandığı üzere Büyük İsrail Projesi, İsrail’in mevcut sınırlarını “vadedilmiş topraklar” inancına dayalı bir şekilde Nil Nehri’nden Fırat Nehri’ne kadar genişletme hedefidir. Bu genişlemeci ve yayılmacı revizyonist fikrin hem teolojik bir ideal hem de jeostratejik bir vizyon olarak İsrail’in siyasetinde, özellikle sağcı-siyonist kesimlerde karşılık bulduğu rahatlıkla ifade edilebilir.
Bu bağlamda Siyonist hükümetlerin Orta Doğu’da İsrail merkezli yeni bir jeopolitik düzen kurma planlarından biri de Davut Koridoru’dur.
Büyük İsrail’in doğabilmesi için Orta Doğu’daki diğer ülkelerin küçülmesi şarttır. Bu yüzden Davut Koridoru komşu devletleri daha küçük, bölünmüş ve zayıflatılmış yapılara dönüştürmeyi amaçlayan “Büyük İsrail Projesi” için bir sıçrama tahtası işlevi görüyor.
Büyük İsrail Projesi’nin en belirgin stratejisi, çevresindeki Arap devletlerini etnik ve mezhepsel çizgilerle parçalayarak küçük, zayıf, yönetilebilir bölgelere ayırmaktır. Bu çerçevede Irak’ın Şii, Sünni ve Kürt olarak bölünmesi, Suriye’nin Nusayri, Sünni, Kürt, Dürzi ekseninde parçalanması ve Lübnan’ın sürekli mezhepsel çatışmalarla zayıflatılması gibi yaklaşımlar temel prensipler olarak benimsenmiştir.
Kaldı ki tüm bunlar, 1982 tarihli Oded Yinon Planı’nda da açıkça yer alan tavsiyelerdir. Bu hususta İsrail’in en büyük destekçisi ABD’dir.
ABD içindeki evanjelist çevreler, Büyük İsrail fikrini “İncil’in gerçekleşmesi” olarak görürler ve bu yüzden de İsrail'in yayılmacı politikalarına koşulsuz destek verirler. Irak işgali, İran karşıtlığı, Suriye'nin zayıflatılması gibi tarihi olaylarda evanjelistlerin etkisi takip edilebilir.
Günümüzdeki Suriye’nin zayıf ve cılız yapısı ile güneydeki Dürziler arasındaki hoşnutsuzluk Davut Koridoru için uygun bir zemin sunuyor. Bunu tarihi bir fırsat olarak değerlendiren İsrail, Dürzilerin güvenliği bahanesiyle bölgeye askeri müdahalede bulunarak bölgesel satranç tahtasında kendi lehine tarihi bir hamle yapmaya çalışıyor.
Şayet başarılı olursa bir taraftan Golan Tepeleri üzerindeki tartışmaları unutturacak diğer taraftan da Davut Koridoru’nun temellerini atmış olacaktır.
Başka bir ifadeyle Davut Koridoru projesiyle birlikte fiili bir jeopolitik realite yaratılırsa, Golan tartışması arka planda kalacak, gündem güney Suriye’nin kontrolüne kayacaktır. İsrail bu sayede Golan’daki varlığını statükonun doğal parçası gibi göstermeye başlayacaktır.
Dahası bu adımın devamı, Suriye’nin kuzeyindeki Kürtleri hedef alacaktır. Unutulmalıdır ki Davut Koridoru’nun başında Dürziler ucunda ise Kürtler yer almaktadır.
İsrail uzun süredir Oded Yinon Planı çerçevesinde Suriye’nin parçalanmasını desteklemekte ve bu çerçevede Suriye’nin güneyinde Dürzileri, kuzeyinde ise Kürtleri destekleyerek merkezi otoriteyi felç etmeye çalışmaktadır.
Bu strateji, İsrail’in çevresindeki tehditleri tampon bölgelere dönüştürme politikasının bir parçasıdır. Aynı zamanda Suriye’yi zayıflatmak suretiyle İran’ın Akdeniz’e uzanan etkisini kesmeyi, Şam rejiminin istikrarını bozmayı ve İsrail’in bölgesel üstünlüğünü pekiştirmeyi hedeflemektedir.
Böylece İsrail hem güvenliğini artıracak hem de Doğu Akdeniz’deki jeopolitik denklemi kendi lehine yeniden şekillendirme fırsatı elde edecektir. Aynı zamanda Türkiye’nin bölgesel hareket alanını da daraltmayı amaçlamaktadır.
Bu doğrultuda, kuzeyde PKK/PYD, güneyde ise Dürzi gruplar üzerinden Suriye’nin iki ucunda nüfuz kurarak Türkiye’nin Suriye politikalarını baskı altına almayı hedeflemektedir. Bu jeopolitik kuşatma, Türkiye’nin güvenlik mimarisini zayıflatabileceği gibi Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları, enerji projeleri ve askeri varlığı üzerindeki manevra kabiliyetini de sınırlandırabilir.






Turgut Kucuk
İsmail Hocam, Allah razı olsun. Yaşanan olayların stratejik açılımını çok güzel izah etmişsiniz. Gidişatın seyri bakalım biz Müslümanları derlenme ve toparlanma anlamında ne zaman kendimize getirecek? Hain odakların gayreti, geniş kitlenin duyarsızlığı, samimi çalışmaların bereketini bakalım nasıl etkileyecek. Rabbim yar ve yardımcımız olsun.