İnsan en başta kendisiyle rakip oluyor, ilk kendisine yeniliyor bu hayatta. İlk kavgası, ilk küstüğü kendisi... Son barıştığı yine kendisi oluyor. "Ne garip!" nidası yükseliyor dudaklarımın arasından küçük bir mırıltıyla. 'hayat işte' diye bağıran gerçekliğin yankısı, acı tebessümünü konduruyor dudaklarıma.
İnsan denen muamma, insan olarak dünyaya gelse de aynı şekilde devam etmek ve insan kalabilmek adına pek çok zorlu yollardan geçiyor ömür denen serüvende. En önce insan olmak ise başlı başına bir çaba gerektiriyor. 'Nasıl ya?' diyen sorular kulaklarımı ziyaret etmeden ben sizin gönlünüze hitap etmek isterim: Doğmak ile olmak olmak arasındaki ince çizgiyi fark edildiğinde insan olmanın ve insan kalmanın asıl kıymeti anlaşılıyor.
İnsan, tüm duyguları düşünceleri vücudunda barındıran, kötücül duygu ve düşünceleri kalbinde yer edindiğinde kendini hayvanlardan daha aşağı bir konuma koyabilen, tam tersi güzellikleri ruhuna yerleştirdiğinde ise 'en üstün varlık' olma mertebesine erişebiliyor. İnsan doğmanın yanı sıra insan olmanın pek çok aşaması da mevcut; İnsan dönüşmeden tamamlanamıyor, acıların içinde yürümeden huzur durağında inemiyor, vicdanının sesini duymadan insan olamıyor, yenilgi yaşamadan yenmenin hazzını duyamıyor; yaşamak istemediklerinin içinde kendisi bulmadan insan olamıyor ve yaşıyor sayılmıyor...
Bu minvalde insan olmak da güzellikleri ruhuna yerleştirip tüm insani duyguları çerçevesinde hareket edebilmeyi; insanlığını başka canlıların ruhuna dokundurabilmeyi; huzurun anahtarını tüm bedeninde bulundurabilmeyi ve o anahtarı hayattaki tüm kilitleri açmak için kullanabilmeyi gerektiriyor.
İnsan kalmak ise insan olmanın yanı sıra zarar karşısında engel, haksızlık karşısında duvar olabilmeyi, çıkarı söz konusu olduğunda, kötü bir davranış karşısında, insanlıktan çıkmamayı gerektiriyor. Böyle anlatınca insan olmanın ve insan kalmanın epey zor olduğunu düşünebilirsiniz. Dünya üzerinde insaniyetten nasibini almamışlarla karşılaştıkça insan kalmak oldukça zor. Hepimiz yaşamımızın bir noktasında insanlıktan çıkma durumu ile burun buruna gelmişizdir, yaşadığımız süre içinde de geleceğizdir. Demem o ki sadece anlatırken değil yaşam sürerken de insan kalmak oldukça zor...
Ve aslında insan ne ediyorsa kendine ediyor; iyiliği kendine, kötülüğü kendine, insanlığı kendine, başkasına zarar veriyorsa yine kendine, insan olması kendine, insan kalması yine kendine, hep kendine...
Tüm bunların yanı sıra bir de kendin olabilmek de insan hayatında önemli bir unsurdur; belki de insan olmaktan çok daha zor ve debdebeli bir unsur...
Kendin olmak, en başta ruhunun sesini sonra insanlığının sesini duyabilmeyi gerektirir. Ruhun sesi, duymak isteyene bir çağlayandır, duymak istemeyene ise bir karıncanın ayak sesleridir. Ruhuna kulak verenlerin duyacağı şey kendisidir, kendi olmanın verdiği huzurun, kendi ile barışık olmanın getirdiği, dostluğun ve kendine yabancı olmamanın getirdiği bütünlük hissinin doygunluğudur.
İnsanlığının sesini duyanlar ise vicdanının sesi ile yaşamda yol alanlardır. Aslında vicdan insanlığın bir tamamlayıcısıdır. Ve insan vicdanının sesini duymadan yaşarsa asla insan olarak kalamayacaktır.
Ne mutlu vicdanının sesini duyup insanlığın gerektirdiği gibi yaşayanlara, ne mutlu insan olmanın ötesinde insan kalma yolcuğunda sağa sola sapmadan yol alanlara ve ne mutlu kendisiyle barışık olup yaşamın tüm güzelliklerini ruhunda barındıranlara. En nihayetinde ne mutlu hayatın sesine, ruhun sesine ve vicdanının sesine kulak tıkamayıp onurlu bir yaşam sürenlere...







