Kapanan gözlerin ardında saklı nice anılar vardı
Bazısı hüzün bazısı küçük tebessümler kondururdu dudağın kenarına
En güzeli de neydi biliyor musun?
Tebessümlere eşlik eden o anıların, gözlerime yaş doldurmalarıydı. Nereden gelmiştim bu düşüncelere?
Evet yine anılar dünyasının kapısını çalmıştım bu gece.
Sahi kalem kağıda düşünce neydi beni anılar durağına götüren?
Neydi karanlığa bürünen göz kapaklarımın ardında yaşanmışlıklara iten?
Çünkü satırların beni geçmişe götürme gibi bir huyu vardı
Sonuçta ben buradaydım, gözümün ardında ise yaşadıklarım...
Minik bir müzik notasıyla bile olduğum yerden koptuğum anlarım vardı
Anlar, anılar ve yaşanacaklar...
Bu üç zaman dilimi miydi hayatı çepeçevre saran? Hayatı oluşturan?
An dediğin vakit, durdurduğum tüm zamanlar arasından seçtiğim 'şimdiye' kapı aralanıyordu.
İçeri girdiğimde kağıdın üstünde kelimelere yer veren bir kalem, duvarlardan yayılan bir müzik notasıyla benliğim selamlıyordu beni.
Bu kadar kısaydı işte, olanı açıklamak anı tarif etmeye yetiyor, artıyordu bile.
Bu yüzden ânı anlatmaya gerek duymuyordum çoğu zaman.
Çünkü an, yaşanılacak bir şeydi, hani şu herkesin 'anı yaşa!' diyerek insana yaşamayı öğreten kesimin dediği gibi.
Peki ya yaşanılacaklar, onlar da anlatılmaya değer mi sence diye soruyordum kendime.
Yaşanılacakları bir miktar planlar çok miktar hayaller oluşturuyorken kurulacak cümlelerin kifayetsiz kalacağı pek çok satır belirdi zihnimde.
Öyle ki pek çoğunu hayallerin oluşturduğu yaşanacaklar, kelimelere dökülmek yerine zihinde canlandırılacak nadide parçalardır.
Evet nadide parça, her bir hayalin ruh haline göre değiştiği, imkânsız olanın bile ulaşılabildiği bir yerin oldukça değerli olduğu yadsınamaz bir gerçek çünkü.
Belki de anı dediğim yaşananlardan bile hızlı varılabilen hayaller, pek çok kimsenin kıymetini bilemediği bir yaşam alanı.
Zaman zaman âna kendini kaptıran her insanın hayal kapısı kapanıyor, var olan yaşamın içine sıkışıyor. Sıkıştığını ise ancak yaşamından ayrılmak istediğinde fark ediyor.
Neyse ki merhametli olan bu kapı, her istediğinde açılabilen cinsten.
Gelelim anılara...
En başından beri konusunu ettiğim anılar, hayaller ile beraber insan zihninin en güzel yanlarından biri.
Hayal kadar hızlı ulaşılmayıp parça parça da olsa hatırlanabilir bir yapıda.
Ama anılar, yaşanan güzellikleri tekrar tekrar yaşama uyarlama konusunda oldukça maharetli.
Bir masanın etrafında oturularak atılan kahkahaları, yüzdeki gülümsemeleri o masaya bakınca görüp duyabilmek ne kadar sürer?
Peki çekmecenin ilk gözündeki hediye edilmiş bir kolyenin, ellerinize bırakılışını hatırlamak ne kadar?
Yine kitaplığın orta rafında durup size göz kırpan bir kitabın satırlarına dalmak, sayfalarını çevirirken çıkan hışırtıyı duymak ne kadar sürer ?
Evet hayal etmek de bu kadar kısa sürede meydana gelir ama hiçbir hayal, yaşanmışlığın gerçekliğini veremez insana.
Anılar ve yaşanacaklar derken bu satırların oluşmasını sağlayan ânımı da göz ardı edemem tabii ki.
E her ne kadar desem de ben de anımı yaşıyorum tıpkı şu an da yarınımı, dışarının soğuğunu, odamdaki saatin tik taklarını zihnimde kapatıp bu cümleleri kaleme aldığım gibi...








Ben "ânı" bırakıp ikiye indireyim zaman dilimlerini, çünkü ne kadar da "ân" önemli dense de "ân" ın değerini bilmiyor insan ya geçmişte ya da gelecek de yaşıyor. Bu sebeple şu tespit yanlış olmaz diye düşünüyorum :İnsan, hatıralar ve hayaller arasında sıkışıp kalan bir varlık.. Hatıralar, hayallerin sağlama tablosu olmalı.. Ama ortaya çıkan sonuç pek de iç acıcı değil, tam tersi can sıkıcı. . Öyle ya bir kurduğumuz hayallere bakıyoruz bir de hatıralara... Sözü uzatmaya gerek yok, arif halkımız en kısa yoldan halletmiş işi: Hayaller Paris;hatıralar Somali...
Çok yerinde bir yorum olmuş. Zaten ânın değeri bilinse insanlar da insanlık da daha farklı bir noktada olur diye düşünüyorum. Hayat, sadece gelecekte yaşayacak kadar çocuksu bir umut içinde olmaya, sadece geçmişte yaşayacak kadar da ümitsiz bir durumda olmaya gelmiyor... ????