Toplumsal hafızamızı ve bizi biz yapan manevi değerlerimizi (saygı, dürüstlük, vefa) korumak paha biçilemez bir hazinedir. Kültürel zenginliklerimizi sahiplenmek, yozlaşmaktan kurtarmak ve onları çocuklarımıza aktarmak önemli sorumluluklarımızdandır. Milli ve manevi değerlerimizin aşınmasını önlemek, toplumsal huzurun anahtarıdır. Şahsi ve toplumsal kimliklerimizi oluşturan değerlerimiz ruhumuzun parmak izleridir.
Değerlerin eskimesi ifadesi, bir toplumu ayakta tutan ahlaki, kültürel ve manevi özelliklerin zamanla aşınmasını, önemini yitirmesini, çağın hızlı tüketim kültürü içinde insani özelliklerin yıpranmasını anlatmak için kullanılır. İyilik, adalet, hoşgörü gibi bizi biz yapan kavramların giderek daha az önemsenmesi ve hayattan çekilmesi toplumsal problemlerin en önemli nedenlerindendir.
Modernizm insanımıza, özellikle İslami ve insani değerlerimizin aşınmasını, anlam kaybına uğramasını, zamanla hayatımızdan çekilmesini hedef alan bir yaşam biçimi sundu. Bu yaşam biçimi ile iyilik, güzellik, insanlık algılamalarımız günbegün ağırlığını, etkinliğini, saygınlığını kaybetti.
Aslında bu yaşam biçimi ile yıpranan, yozlaşan, yok olan değerlerimiz değil insanlığımız oldu. Modern denilen yaşam biçiminde insan sadece değerlerini değil kendini eskitiyor, insanlığını tüketiyor, kadirini, kıymetini düşürüyor. Sevgi, saygı, dostluk, vefa, sadakat, dürüstlük, komşuluk, ahlak, edep, hayâ, namus gibi kavramların yıpratılması, eski alışkanlıklar denilip hafife alınması, kullanımdan kalkması toplumsal felaketlere davetiye çıkarıyor.
Kapitalizm, değerlerin yerine yararları, menfaatleri pazarlıyor. Kurnazlık, iş bitiricilik öne çıktıkça dürüstlük, doğallık, doğruluk rafa kalkıyor. Yeni jenerasyona köksüz, kültürsüz, kimliksiz, kural, koşul tanımayan, büyükleri eski kafa diye aşağılayan bir anlayış sunuldu. Bu anlayışla gençler yaşlıları demode, yaşlılar gençleri deforme olarak görür oldu. Nesiller arasında kuşak çatışması alabildiğine tırmanırken, geçmişe öfkeli, geleneğe tepkili, değerlere mesafeli bir neslin yetişmesinin önü açıldı. Günümüz toplumu her eskiyi aşağılıyor, her yeniyi alkışlıyor, böylece hayatın gerçekliğinden kopuyoruz. Eski ile yeniyi örtüştürme başarısını gösteremiyoruz. Bu durumda hayatın denge ve düzeni sarsılıyor ve savrulmalar başlıyor.
Eskinin tecrübesi ile yeninin enerjisini buluşturacak doğru denklemler kurmak zorundayız. Geçmiş ile gelecek arasında bugünü köprü yapmazsak yarınları karanlığa mahkûm ederiz. Doğru olan geçmişe harp ilan etmek ya da geleceğe kendini kapatmak değil, eskinin üstüne yeni ne katabiliriz diye kafa yormaktır. Elbette dünün güneşi ile bugünün elbiseleri kurumaz. Yeni hastalıklara eski reçeteler yeterli olmayabilir. Ancak bu durum, sanki dünyayı biz keşfediyoruz anlamına da gelmez.
Burada bize düşen geçmişi anlamak ve iyi algılamak ile yeni görüşleri buluşturmaktır. Geçmişi yok sayarak değil, geleneğin içinde kalarak bir yenilik oluşturmak, değerler merkezli bir değişimi yakalamaktır. Eski-Yeni kavgasına girmeden eskimez, pörsümez yeninin arkasında durmaktır. Geçmişe masal deyip yılların birikimi şanlı maziye reddi mirasçı olmak yanlıştır.
Yüzyılların eskitemediği şahsiyetlere, metinlere, mesajlara sahip çıkmalıyız. Nice güzel duygu, düşünce, duruş, ideal, dava tüketim çağında maalesef pervasızca eskitiliyor. Düşünün ne bereketli sohbet halkalarımız, kitap okumalarımız, ders gruplarımız, davet çalışmalarımız vardı. Şimdi onlar eskidendi diyebilir miyiz? Bunlar bizim Müslümanlığımızın gerektirdiği ve bizden beklediği görevler.
Bayramlarımızın değeri de eskitilmemeli. Dargınların barıştığı, komşuların birbirlerini ziyaret ettiği, her zaman görüşme fırsatı olmayan akraba, eş, dost ve sevdiklerimizle yılda bir kez de olsa bir araya gelerek hasret giderdiğimiz, yoksulların, hastaların, kimsesizlerin hatırlandığı toplumsal paylaşma ve mutluluk günlerimizi, özellikle büyük metropollerde yaşayan insanların tatil maksatlı kullanmaları, ticari sermayelerin cazip teklifler sunarak, şatafatlı reklamlarla insanları özendirip, sermayelerini artırmaya yönelik dinlence ve tatil zamanı haline getirmeleri çok acıdır.
“Komşusu açken, tok yatan bizden değildir”, “Ev alma, komşu al”, “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” anlayışımız ne yazık ki kayboldu. Şimdilerde çok katlı üst üste kondurulmuş yaşamlar içerisinde bırakın komşumuzun halini hatırını sormayı, aynı kapıyı ve çatıyı paylaşmamıza rağmen karşılaşmalarımızda bir selamı dahi birbirinden esirgeyen insanlar haline geldik. Modern yaşam diye birbirimize yabancı, paylaşımdan uzak bencil bir hayat tarzını benimsemek Müslümana hiç yakışmıyor.
Eskiyen kıyafetimiz değil, toplumsal değerlerimiz ve insanlığımız. Bunun suçunu zamana yüklemekle vebalden kurtulamayız, bunun suçlusu bizleriz. Bayramlarımızı bile bencil yaşamlarımıza kurban ettik. Bizden sonraki nesillere, birliktelik şuurumuzu, toplumsal dayanışmalarımızı ve değerlerimizi bırakacakken neleri bıraktığımızın tahlilini sorumluluk bilinci ile doğru yapmamız gerekiyor.







