Evlilik, Allah’ın emri, fıtratın gereği, ilahi vasiyetin eseridir. Aile bize Allah’ın bir emanetidir ve büyük bir nimettir. Hayatta en büyük zenginlik; mutlu bir aileye sahip olmaktır. Aile dünyaya gelmenin eşiği, insan olmanın beşiğidir. Hiçbir insan, imandan sonra iyi bir aile kadar kıymetli bir nimete sahip olamaz. Mutlu bir aile erken bir cennettir.
İlk insanla başlayan aile serüveni tüm çözülme, çürüme, yozlaşma, değişim, dönüşüm ve yıkımlara rağmen ayakta kalmayı başarıyor. Olumsuz süreçlerden en çok etkilenen, dejenerasyon görevlilerinin en çok hedef aldığı bu sosyal kurum yine de yoluna devam ediyor. Roller ve işlevler değişse de aile son kale konumunda kendini koruyor.
Aile toplumun direğidir. Modern toplumsal modellerde bağımsızlaşma ve bireyselleşme adına aile bağlarının zayıfladığına tanıklık ediyoruz. Bugün iğreti evlilikler, modernleşme süreçleri, ailenin kadim değerlerini ve asli gövdesini hırpalıyor. Merhametin ve mahremiyetin merkezi olması gereken aile, asli zemininden hızla uzaklaşıyor. Bir tüketim merkezine dönüşen modern aileyi, kapitalist sistemin parçası ve pazarı haline getirmek istiyorlar.
Düşük profilli aile yapısını kabullenen toplum hızla evsizleşmeye doğru evriliyor. Batı toplumları ailenin öldüğünü ilan edeli çok oldu. Şimdi hedefte bizim aile yapımız var. Aliya İzzetbegoviç’in yerinde tespiti ile; “Batı, hayatımızın bütün karelerine egemen oldu. Henüz yeterince nüfuz edemediği bir aile yapımız kaldı.”
Evet, “Son kale; aile”, ancak gelinen noktada aile gerçeğimizle yeterince yüzleşmekten kaçınıyoruz. Aile içinde kontrol kaybı kaygıları arttırıyor. Dizimizin dibinde büyüyen ama bugün dizginleyemediğimiz bir nesil geliyor. Bu konuda daha fazla gecikirsek yarınlar dizimizi dövmeyi gerektirecek, tabi dövecek diz bulabilirsek. Bizimle aynı yuvayı paylaşan ama bizimle mutlu olmayan çocuklarımız var. Herkes huzuru içeride değil, dışarıda arıyor. Ebeveyn de çocuklar da kendilerini dışarı atmanın derdinde. Evlerin metrekareleri büyürken evdekilerin ruhu daralıyor. Aile içinde bir iktidar mücadelesi tüm hışmıyla devam ediyor. Kazananı olmayan bir kavga bir türlü bitmek bilmiyor.
Kadın erkekleşme, erkek kadınlaşma yolunda. Alan kapma, kendine yontma, boyun eğdirme atakları aileyi takatsiz bırakıyor. Adalet ve ahlak üzerinden yürümesi gereken aile yaşamı, arzuların egemenliğine terkedildi. Ne kadın kadınlık sınırında kalıyor ne de erkek erkeklik hududunda duruyor. Bir had bilmezlik ve haksızlıktır aldı başını gidiyor. Mahremiyet bilinci, hayâ duygusu, hicap (örtü) hassasiyeti zaafa uğrayınca örtü görevini göremiyor. Şefkatin merkezi olarak bilinen aile düzeni, şiddetin odağı olarak tanımlanır oldu. Temel hedefi hayatı paylaşma olması gereken aileler sanki birbirini paylama zemini olarak algılanır oldu. Mâbed olması gereken evler mâtem yerine doğru gidiyor. Karşılıklı kışkırtmalar, kıskançlıklar, enaniyetler ailenin kahrını arttırıyor, mahvını hazırlıyor.
Sorunun çözümüne “hak ve hakkaniyet” üzerinden değil de “eşitlik” üzerinden gidildiği için bir türlü sonuç da alınamıyor, gereği gibi eş de olunamıyor. Aile içi mesuliyet şuuru kalmayınca, aile içi muhalefet savaşları başlıyor. Sonrasında siyasi erkin hukuki düzenlemeleri, aile ve sosyal politikaları kaybettiğimiz huzuru bir türlü sağlayamıyor hatta problemleri daha da derinleştiriyor, içinden çıkılmaz hale getiriyor. Feminist, feodalist, fanatik ve popülist yaklaşımlarla çıkarılan kanunlar çözümden çok çözümsüzlük üretiyor. Bilgiye, belgeye dayanmadan, ispata delile ihtiyaç duymadan sadece kadının beyanını esas alarak yapılan düzenlemelerde iftiraların, yalanların, intikamların, dağılan yuvaların, perişan edilen insanlık onurunun önü alınamıyor. Gömleği arkadan yırtılan Yusuf’ların zindan mahkumiyetleri karmaşayı daha da artırıyor. Fıtratı ve Furkan’ı öncelemeyen aile anlayışımız altından kalkılamayacak veballeri de beraberinde getiriyor.
Gerçekten biz kaybettiğimiz şeyi bulabileceğimiz yerde mi yoksa Nasreddin Hoca misali içeride kaybettiğimizi dışarıda mı arıyoruz? Ailede yaşanan erozyonun kendiliğinden değil, kendi ellerimizle işlediklerimizden kaynaklandığının artık farkında olmamız gerekiyor. İşlediğimiz günahlar, bulaştığımız haramlar, yaptığımız haksızlıklar ailenin meşruiyetini zedeliyor. Yapılan yanlışları fark etmemiz ve artık eve dönmemiz lazım ama, gel gör ki, ev eski ev değil, mahalle eski mahalle değil.
Evet, aile sınavımız devam ediyor. Aile asla vazgeçemeyeceğimiz bir özgürlük alanıdır. Sahte ve sakat paradigmalara prim vermeden önce kendimizle hesaplaşmamız lazım. Belki bugüne kadar bu ülkede yeni nesillere güçlü ve güzel bir aile resmi sunamadık. Aileyi aşka indirgedik, aşkınlığı (İnsanın dünyevi, nefsi sınırlarını ve hırslarını geride bırakarak ilahi hakikate ve olgunluğa ulaşma çabası) ıskaladık. Temel sorun, İslami duyarlılıkların sulanması, Allah’ın dostluğunun ve Allah’a dostluğun azalmış olmasıdır. Allah ile ne kadar iyi olursak, ailemiz de o kadar iyi olur. İslam’ın öngördüğü aile; tevhid, takva, tevazu, sadakat, sevgi ve terbiye ile temellendirilen ailedir.
İslami ailede son söz ne erkekte ne de kadındadır. Son söz Allah’a ve Resulüne aittir. Bugün sekülerleşen ailenin İslamlaşması gerekiyor. Hasan el-Benna’nın haklı çağrısında geçen: “Siz evlerinizde İslam devletini kurun ki, sokaklarınız İslamlaşsın…” ifadeleri VE Rabbimizin; “Evlerinizi kıblegâh edininiz…” (Yunus,87) beyanı ümmet olmanın, devlet kurmanın, medeniyet inşa etmenin ve de cennete varmanın yolunun güzel ve sağlam aileden geçtiğini gösteriyor.







