HİCRET... NEFSTEN KALBE HİCRET
İrfan BAYIN

İrfan BAYIN

HİCRET... NEFSTEN KALBE HİCRET

08 Ağustos 2021 - 15:30

Müslüman için hicret; 622 yılında yaşanmış ve bitmiş bir tecrübe değildir. Her Müslüman yaşadığı yer ve zamanda hicret yaşamak durumunda, hatta -ilâhî emrin muhatabı olarak- mecbur da olabilir. Çünkü HİCRET; daha iyi ve rahat sosyal ve ekonomik koşullara kavuşmak için ‘tercih’ edilen bir GÖÇ eylemi değildir.

Hicret; bir biçimde İslâm yaşan(a)maz hale geldiğinde, İslâm’ın yaşanabilirliği için koşulları değiştirmektir ve İslâm’ın yaşanma zorunluluğu dolayısıyla da tercih olmaktan çıkan bir normdur. «-Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: “-Ne işte idiniz?” diye sordular. Bunlar: “-Biz yeryüzünde çaresiz bırakılmış (mustazaf) kimselerdik.” diye cevap verdiler. Melekler de: “-Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi? HİCRET ETSEYDİNİZ YA!” dediler. İşte onların barınağı cehennemdir. Orası ne kötü bir gidiş yeridir.» (4/Nisa-97)

Görülüyor ki; İslâm’ı gerektiği gibi yaşayamamanın, Allah nezdinde “Şartlar uygun değildi, üzerimizde (Şerif Mardin’in ifadesiyle ‘mahalle baskısı’ dahil) çeşitli siyasi, sosyal, ekonomik baskılar vardı…” gibi bir mazereti yoktur, ileri sürülmesi halinde de kabul edilmeyeceği aşikârdır.

Buradan anlaşılıyor ki hicret; uygulama şeklinden ziyade uygulama nedeni ön-planda olan bir husustur. İslâm’ın yaşan(a)maz hale gelmesi sorunu ister içsel (nefsani) ister dışsal (siyasal/sosyal vb.) hangi saiklerle olursa olsun, “Allah ve Rasûlü’nün (sav) emrettiklerini yap(a)mama/haram kıldıklarından uzaklaş(a)mama” durumudur. Zaten hayat şartları ne kadar “iyi” olursa olsun, bu durum hicret gerektiren bir durumdur, ya da şöyle söyleyelim; hicret gerektiren, hicreti tercih olmaktan çıkarıp zorunlu kılan da tam da bu durumdur. Rasûlullah (sav)’in “-Muhacir Allah’ın yasakladığı ne varsa onları terk edendir.” (Buhârî, Rikak, 26) hadis-i şerifleri, bize bu hususu talim etmektedir.

Bu çerçevede; “Yaşadığım yerde İslâm’ı hakkıyla yaşayabiliyor muyum?” sorusunu herkes kendine, kendi yaşadığı yeri dikkate alarak sormalıdır. Eğer buna gönül rahatlığı ile “evet” yanıtı verilemiyorsa, yukarıdaki ilâhî ve nebevî beyanat gereği, hicret zorunlu hale gelmiş demektir.

O halde zorunlu hale gelen hicret nasıl uygulanacaktır? Daha da ileri giderek soruyu şöyle ifade edelim; Rabbimizin “Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi?” buyurduğu halde, dünyada tüm genişliğine rağmen, HİCRET EDECEK YER KALMIŞ MIDIR? Arif Nihat ASYA’nın üslûbuyla dillendirecek olursak; 

Beşiğin, yurdun, yuvan

Mekke’de bunalırsan

Medine’ye göçerdin.

Biz bu dünyadan nereye

Göçelim, ya Muhammed? Üstelik Üstad’ın devamla ifade ettiği gibi;

Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet

“Ebû Leheb öldü” diyorlar.

Ebû Leheb ölmedi yâ Muhammed (sav)

Ebû Cehil kıt’alar dolaşıyor (iken hem de!) 

İman kaynaklarımızın “dünya hayatı” adını verdiği anlamda bir hayatı biyolojik olarak -en azından şimdilik- dünyadan başka bir gezegende yaşamak da mümkün olmadığına göre; Hicret şu durumda göç gibi coğrafi bir mekân değişikliğinden ibaret de değildir! Zaten öyle olsaydı, yukarıdaki dizelerin sahibi, Medine yerinde durduğu halde “Biz bu dünyadan nereye göçelim?” demezdi. Anlaşılıyor ki artık bugün o Münevver Medine, o aydınlığını (Nûr) kendisine hicret eden Kutlu Elçi (sav)’den alan Kutlu Belde de bir hicret yurdu olma vasfına sahip değildir! Medine geceleri kapkaranlık iken de ‘Apaydınlık’ (münevver) idi. Bugün ise ‘ışıl ışıl’ geceleri bile! Ama artık ışığını İngiliz enerji şirketlerinin kurduğu nakil hatları üzerinden elektrik santralleri ile ışıldıyor (!)

Sonuç olarak;

Hicreti gerekli kılan İslâm’ı hakkıyla yaşama zorunluluğu, İslâm’ı yaşan(a)maz kılan da emirlerin/yasakların ihlâli olduğuna göre; hicret bugün mekân değişikliğinden öte ve önce bir BİLİNÇ REVİZYONU yani TEVBE sürecine girmekle başlamak durumundadır. Zira İslâm’ı “her nerede yaşıyor ve yaşatılıyor olursak olalım” yaşan(a)maz hale gelmesinin en önemli nedeni; İrademizi (nefs) bizi onunla donatarak Yaratan’a teslim etmeyişimiz, bundan dolayı da Yaratan’ın “ruhundan üfleyerek” var ettiği ruhumuzun, bu teslimiyetsizlik dolayısıyla işgal altında olmasıdır. 

O halde 21. asırda bizim hicretimiz; evvel emirde nefsten kalbe bir güzergâh üzerinden gerçekleşecektir. 

Bilmeliyiz ki Kâbil’den beri asırları, Bedir’de canı çıktıktan beri de kıt’aları dolaşan, bugün ise internetin dijital coğrafyasıyla globalleşen o Ebû Cehil’i, her şeyi Allah’ın yarattığını, rızkın Allah’tan geldiğini bilmesine, namaz kılıp, hacılara tonlarca zemzem dağıtacak kadar “mü’min” (!) olmasına rağmen, müşrik bir Ebû Cehil yapan unsurların en başında iradesini (nefsini), varlığına iman ettiği Allah’a teslim etmemesi idi…

O halde 21. asırda bizim hicretimiz; ikincileyin; eda edilme oranındaki artışla gurur duyduğumuz ibadetlerimizden zerrece taviz vermeden, manyetik alanından hızla uzaklaşmakta olduğumuz ahlâk evrenine hızla geri dönüp İman + Amel + (özellikle ihlâs faktörüyle) Ahlâk  = İnsan-ı Kâmil formülünü hayata geçirme gayreti içinde olmaktır. 

O halde 21. asırda bizim hicretimiz; hayattaki en büyük neş’emiz olan göz aydınlığımız çocuklarımız da dahil olmak üzere; hiçbir şeyin bizi Allah’tan, Allah’ı anmaktan (zikir) alıkoymasına izin vermemektir. Nimeti alır almaz nimeti verenden kaçmakla başlayan “göç dalgası”nın savruntusundan çıkıp, nimeti verene geri dönmektir. Dünyadan göçmeden önce dünyaya göçten vazgeçip bizim de sahibimiz, sahip olduklarımızın (aslında sahip olduğumuzu zannettiklerimizin) de sahibi olana iltica etmektir.

O halde 21. asırda bizim hicretimiz; 4 teker 5 tuğla uğruna sıra beklediğimiz bankadan çıkıp Camilere koşmaktır.

O halde 21. asırda bizim hicretimiz; “ev”den vazgeçip “yuva”ya dönmektir.

O halde 21. asırda bizim hicretimiz; ister biyolojik hayatımızda, isterse sosyal medya ortamlarında bizi kendi bataklık zeminine çekmek isteyen, Kur’anî ifadeyle “Şeytanın kardeşleri” haline gelmiş insan görünümlü varlıklardan uzaklaşıp, Kur’an-ı Kerîm’in tartışmasız emri gereği “Sadıklarla beraber olmak”tır. (9/Tevbe-119)

O halde 21. asırda bizim hicretimiz; Çocuklarımızı Allah (cc)’ı bilmekten uzaklaştıran, gençlerimizin ahlâkını dejenere eden TV kanallarını (kanalizasyon?) uydu alıcılarımızdan silmek, web sitelerini engellemek ve yine Kur’an-ı Kerîm’in emri gereği EVLERİMİZİ KIBLEGÂH EDİNMEKTİR(10/Yûnus-87)

O halde 21. asırda bizim hicretimiz; Siyonist ve Haçlı güruhunun Müslümanlar arasına soktuğu bölücü fitnelerin peşini bırakarak BEN’den BİZ’e gitmektir, İSLAM BİRLİĞİ, MÜSLÜMANLARIN VAHDETİ için gece gündüz çalışmaktır.

O halde 21. asırda bizim hicretimiz; Akılcı olmadan akıllı olmaktır. Aklı terk edip kalbe ve/ya kalbi terk edip akla esir olmak değil, yine Kur’an-ı Kerîm’in ifadesiyle “AKLEDEN KALB”e sahip olmaktır. (22/Hac-46)

O halde 21. asırda bizim hicretimiz; Dünya ile ayaklarımızın altında bir top gibi oynayıp dünya ile oyalanmamak, Kalbi mâsivâdan izole edip NAZARGÂH-I İLÂHÎ, MAKÂM-I MUSTAFA kılmaktır.

O halde 21. asırda bizim hicretimiz; Allah (cc)’tan gelip dünya istikametinde “ilerlemek” değil, dünyayı tüm insanlık için adalet yurdu haline getirme çabası vererek ALLAH (cc)’a RUCÛ güzergahında yol almaktır. 

O halde 21. asırda bizim hicretimiz; Yatay eksende İLERLEMEK değil, düşeyden dikeye YÜKSELMEKTİR… Tıpkı Necip Fazıl Merhumun nazmettiği gibi;

Ve mekândan arınmış ve zamandan ilerde,

Fezayı teslim alma sırrı bizimkilerde.

Bizimkiler ışığa gem vurur da binerler; 

Yerden göğe çıkmazlar, gökten yere inerler!

Son Bir NOT: 

Rasûlullah (sav) “-Fetihten sonra hicret yoktur.” buyurdu… (Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr 45; Müslim, İmaret 85)

Mekke fethedildiğine göre hicret meselesi de olmaması gerekiyordu buna göre!

Kur’an-ı Kerîm’in emirleri ise ebedî olduğuna, yani İslâm yaşan(a)maz hale gelince hicret zorunlu olduğuna göre!… 

Deriz ki; FETHEDİLECEK ÇOOOOK MEKKE VAR DAHA GÖNÜLLERDE …

Fethedilecek gönül kalmayıncaya dek BİZE HER YER HİCRETTİR…

O halde 21. asırda 1443.sünü idrak ettiğimiz HİCRETİMİZ MÜBAREK OLSUN.

 

01 Muharrem 1443 / 09 Ağustos 2021

İletişim: http://www.irfanbayin.com.tr/

YORUMLAR

  • 3 Yorum
  • Metin Yalçın
    2 ay önce
    Eskiler zuluüm görüyorlarmış,değişik ambargolara muhatap oluyorlarmış,bunların hepsiyle baş etmişler;çünkü tüm baskılar dışardan gelmiş.Günümüzde ise neredceyse tüm saldırılar nefsimizden geliyor.Bununla başa çıkmak çok zor..Allah affetsin bizi..Selam ve muhabbetle
  • İrfan BAYIN
    2 ay önce
    Ne güzel özetlediniz... Amin inşaallah Saygıdeğer Hocam. Allah razı olsun hürmet ve muhabbetle şükranlarımı arz ederim. Rabbim Zat-ı Alinize de sağlık, huzur ve afiyet ihsan eylesin inşallah.
  • Mustafa Çelenli
    2 ay önce
    İrfan hocam, ilminize bereket, yüreğinize sağlık. Hicret batıl’dan Hakka, günahtan sevaba, haramdan helale dönüştür. Hicret hayatın tümünü kapsayan bir kavramdır. Allah razı olsun.

Son Yazılar